.boşvermeli.

     kelimeler düğümlü  boğazımda , duruyor öylece.. sessizliğim anlatsın istiyorum, bir mucize olsun ve kocaman gülümseyeyim istiyorum.
     hala hayalperestim.bir şeylerin değişebileceğine inanan , insanlara inanan , inanmakta ısrar eden..
     ah bu sessizlik dile gelse de haykırsa içimdekileri. kulaklarım çınlıyor , ruhum daralıyor. sığamıyorum kendime , nefes alamıyorum. bitsin gitsin desem olmuyor. günler anlamsız öylesine geçip gidiyor işte..
    - herkes gider mi?
    - bir gün herkes 'herkes' olur mu?
    - neden!?
 boşver be arkadaş üzüldüğüne değmez. gidenler zaten kalacak kadar değer vermemiş demektir.
sen hep sanırsın ve sonra zamana yenik düşersin.
   en iyisi boşvermek ..

seni tanıyorum

 
 Seni tanıyorum serin bir sonbar rüzgarında  yahut ıssız bir yoldaki 
 sokak lambasının yalnızlığında ..
Tanıyorum işte sanki yıllardır tanıyormuş , biliyormuş gibi. Sakın  konuşma ! Belkide tüm tanışıklığımız anlamsız cümleler arasında yabancılaşacak. Ve sen benim o tanıdığım kişi olmayacaksın. 
 Yağmur yağıyor inceden ve damlalar nazlı nazlı süzülüyor toprağın koynuna. Hafiften bir rüzgar esiyor anıları savurarak.. Seni tanıyorum. Karşı yoldan geliyordun sessizce. Sözler ruhlara tesir etmezdi biliyorum. Sessizliğinde tanıyordum seni. Biraz kaybolmuş, biraz yalnız.
Hüzünlü bir havan vardı. Su damlalarının yere düşüşlerini  seyrediyordun ışık hüzmelerinin arasında. 
Ve öylece geçip gittin kendi yolunda.

Alacakaranlıkta Beklemek

 Değişken ruh hali, bir öyle bir böyle havalar, uzun sessizlikler ve kayboluşlar.

Hayallerimin içinde kaçıp gidiyorum , gerçekliği arkamda bırakarak. Korkuyorum galiba.
Yara almaktan , incinmekten. Çünkü bir kez incinince devamı geliyor. Kafamda bir türlü bitmek bilmeyen düşünceler var. Keşke bir kapatma düğmesi olsa düşüncelerimin  ve biraz da olsa huzur bulabilsem. Bazen öyle zamanlar geliyor ki tahammül edemiyorum.
 Değişmesini umduğum şeyleri hayal ediyorum hiç değişmeyeceğini bile bile. Çünkü hayal etmek iyi hissettiriyor.Hayal kırıklıklarına inat. Bazen çok uzaklaştığımı hissediyorum.Kendi kabuğuma çekiliyorum.
Bazen de hiç olmadığım kadar neşeli ve hayat dolu oluyorum. Yani tam bir dengesizlik abidesiyim.
 Bunlara rağmen hala umudumun olmasını da seviyorum.Sanki aniden bir şeyler yoluna giriverecekmiş gibi.
 Bazen   acı çekmenin güzelliğine  kapılıyorum. Midemin acıyla kasılmasını , içimde kocaman bir boşluk olmasını hazmediyorum.
Bazense her şey o kadar boş geliyor ki. Hayat amacı olmayanlar için gerçekten çok boş olmalı. Çünkü bir amacı olmalı insanın .Yaşamını anlamlandırabileceği , kendini adayabileceği bir hedef. Acı ve hayatın bileşimi bir zirve.Ve o boşlukta hep hatırlatıyorum kendime ben neden burdayım. Neden bu kadar acı çekiyorum. Hepsinin bir anlamı olmalı. Tecrübe gibi klişe bir kelimeyi  kullanmak istemiyorum. Ama bizi kamçılayan , hedeflerimizi hatırlatan tek şey acı. Hayat , sanat vb. her  şey acıdan besleniyor. Hiç "ne kadar mutluyum " diyen bir şair gördünüz mü? Çok olduğunu sanmıyorum. Acı bize tahammülü , dirençli olmayı , nedenlerimiz anımsatır. Mutlu olmak için şans tanır.  Anlayabilene..


içimden bi ses ..

   Sessizlikteyim , duymaya çalışıyorum beni. Uzun zamadır ne sesini duyuyordum ne de hissediyordum varlığını. Kaptırmışım kendimi , sürükleniyordum ordan oraya.. 


         " Uzaklara git" diyor sesim, hiçbir şey düşünmeyeceğin bir yere gitmelisin..Ama  bir yandan da kalmalısın diyor. Kendi kendiyle zıtlaşıyor. Bense ne kalabiliyorum ne de gidebiliyorum.Zamanın çarkları arasında sıkışıp kaldım. Kalmak için çok geç,gitmek içinse çok erken..
    

Kitap En Güzel Dosttur.

       Uzun zamandır yazmıyordum. Çok şey birikti aslında ama beni en çok etkileyen konudan başlamak istiyorum.Tatili fırsat bilip okumaya can attığım ama bir türlü okuyamadığım kitaplarıma sarıldım.Onlar ki benim can dostlarım , sıcak yuvamdı hep.
        Önce Kayıp Sembolden başladım. Akıcı ve yine gerilim doluydu her zamanki gibi. Yaklaşık olarak bütün kitaplarında olmasına rağmen sıkıcı değildi.Masonluğun ve tarihin sırları arasında gizemli ve bir o kadar da gerilim dolu bir yolculuğa çıktım.

cesaret aptallık mıdır?

     hayatımda pişmanlıklarım oldu elbet. ama geriye dönüp baktığımda belkide böyle olması gerekiyordu diyorum. bazen deli cesaretimin kurbanı oldum bazen de cesaretsizliğimin.
 kafamda binlerce kez kurguladığım ,söylediklerim , söyleyemediklerim , yaptıklarım ,yapamadıklarım , ne olursa olsun dediklerim.
    her şeye rağmen nefes alıyorum ve hala buralardayım.
pişman olmak mı daha çok üzer insanı yoksa keşke mi? acaba hangisi daha çok aptallık.
hani birisi bize bi şeyler söyler söyler ve gider , biz orda hiç bi şey diyemeyiz de sonra aklımızdan binbir türlü senaryo kurup "ah şöyle deseydim" deriz ya işte orda demek mi daha zor diyememek mi?
   saatlerce söyliyeceklerimizi düşünüp , kafamızda senaryolar yazıp iş konuşmaya geldiğinde gözlerimizle anlatmaya çalışmamız da çok manidar. keşke telapati yöntemi olsa ve karşımızdaki bizi anlasa ne güzel olurdu değil mi?
   bana göre keşke daha yıkıcı geliyor. çünkü sonucunu bilmiyorsun ve %50 şansın var.ve o şans  hep kemirir durur seni . ama yüzleşip sonucu gördüğünde artık başka bir seçenek yoktur.böylece sorular da cevapsız kalmaz.
  yani keşkeler yerine pişmanlıklar mı derseniz bu biraz da pişmanlıkların boyutuna bakar.hayat terazisi çok dengesiz. insanları hangi kefeye koyduğunuza çok dikkat etmeniz lazım yoksa bir türlü dengeyi tutturamazsınız.hayatınızı keşkeler ve pişmanlıklarla geçirirsiniz. geriye sarıp bazı şeyleri düzeltme şansımız yok  bu yüzden hayatı anlatan en güzel sözle noktayı koyuyorum                                "carpe diem"..

huzurun sesi..









Türkiye Olimpiyatlarda

   İlk defa  Olimpiyat oyunlarını bu kadar iyi takip edebilme şansım oldu. Vaktim elverdiği sürece izlemeye çalıştım. Tabiki ülkemizi temsil eden sporcularımızı  izleyip hem sevinip hem üzüldüm..
    Aslında üzüldüğüm noktalar başarısız olmanın yanı sıra hakkımızın verilmemesi(bazı dövüşlerde),spora verilen desteğin futbolun ötesine yeni yeni geçebilmesi ..
   Türkiye daha iyi olabilirdi.. Bu ülke daha iyi yerleri hak ediyor.Tüm Türkiye Al Bayrağımız göklerde dalgalanırken Marşımız stadyumda yankılanırken heyecan içinde ve gururla dinledi, alkışladı , sevindi..
    Daha iyisi neden  olmasın?...
  Her konuda sanat, bilim, spor ve daha bir çok alanda yapabiliriz..
Aslında bunu tüm dünya biliyor. Ama biz bunu göremiyoruz. Milli benliğimizi , Türk olmayı gururla taşıyıp ASİL kanımızın gücünü göstermeliyiz..
    Savaş hiç bir zaman çözüm değil. Barış da diplomasinin oyuncağı olmamalı..
Önce insanlığı yüceltmeliyiz.Toprağımız kıymetini bilmeliyiz ve artık şu duraklama devrinden çıkmalıyız..
Osmanlının lale devrinden sonra girdiği duraklama devrini yaşıyoruz sanki.. Dış borçlar , gerileme, çöküşe yakın nokta.
.
   Bu halk başarıya , mutluluğa hasret.. Türkiye hak ettiği yeri görmeye hasret!..

Şehitlerimize , bu ülkenin toprağını kanıyla canıyla savunan insanlarımıza bunu borçluyuz..
    ATAMIZA borçluyuz..
Daha fazlası için TÜRKİYEM aydınlık yolda koşmak için..

not: kadın sporcularımızın olimpiyatlara katılımı ve mücadeleleri o kadar gurur verici ki ..

Kimsenin Gözü Arkada Kalmasın..

   Hayat ne kadar garip. En ağır darbeleri aldığımız zamanlardır, deli güce erişip her şeyi yapabilirmişiz hissine kapıldığımız . İçimiz hırsla dolar. Acıyla karışık güçü hissederiz  damarlarımızda.
Yani illa bi itici kuvvete gereksinim duyarız. Bizi ateşleyecek , içimizdeki,damarlarımızdaki akan asil kanı uyandıracak bir an. Direniş..

  Tepe taklak inişler ya dipte yeni bir yaşam demek yada yükselişe geçmek için azim.
Ama bazılarımızın tepe taklak olma gibi bir şansı yok. Ya hep yukarda olucak yada hiç..

Hani hep aradığımız , sorduğumuz "adalet" var ya birilerinin bizi var oluğuna inandırdığı..
Yok işte.. Adalet birilerinin ağzından çıkacak tek kelimeye bakarken hak can çekişen bir çocuğun gözlerindedir. Bu adalet terazisinin ayarlarını kim düzenliyorsa insan olma vasfını aşıp hayvanlarda bile olmayan bir vahşetin içinde yüzüyor olmalı..

Dünyanın hakimi olmak fikri insanoğlunun ağzını sulandırırken savaş kaçınılmaz olur. Ateş gibi yakar kaybedilen yürekler.Saniyeler ömür gibi gelir son nefesini verene. Gözlerini kaparken geride kalanları düşünür acı içinde.. Gözü açık gitmedi denir ya artık öyle değil. Zaman ileriye doğru aktıkça insanlar ilkel hazlara tutulmaya başlar. Zalimlik erdem olur , yüceltilir ,yükseltilir.. Kimse gözü açık gitmesin , kimse sebebsiz yere ölmesin.
ATAmızın da dediği gibi  "EY TÜRK GENCİ ..MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR !"


Özgürlüğü Hissetmek İçin



bu şarkıyı dinlerken sanki içime huzur doluyor.sebebsizce mutlu olası geliyor insanın.
hayat daha anlamlıymış gibi geliyor.
yaşamak bir kuş gibi rüzgara karşı , özgürce kanat çırparak..

mutluluk o kadar uzak değilmiş gibi.



CEVABI "İNSAN"..

ne zaman öğrendik kötülüğü..
saf ve temiz dünyamızı ne zaman bu kadar kirlettik.
insanlığımızı nerde kaybettik,sevdiklerimizle beraber?
 herkes doğumda eşitken ayrıcalıklar nasıl geliyor? insanın insanı aşağılaması , hor görmesi nasıl ?
herkes ölümde eşitken dünya bu basamakları nerden çıkarıyor..
vücudumuzu zift gibi saran kin, nefret, savaş insanlığımızı pençeleriyle hapsederken
biz Hiç bir şey görmüyoruz!..
yada görmek İstemiyoruz..
YAŞAMAK buysa eğer yaşıyoruz gözlerimiz , kalbimiz kapalı.
-insanız Diyoruz .."İnsanız"..
uyuyoruz bize dokunmasın yeter ki diye diye.
seviyorum diyoruz da - neyi seviyoruz?
insanı sevmeyen,doğayı sevmeyen, hayvanı sevmeyen  sevmeyi nerden bilir?
yine de yaşıyor insan kalbi, vicdanı olmadan.
biz rahat uyurken akan kanlar bir gün sonra unutuluyorsa eğer ve barış , huzur hala uzak birer ütopya ise

biz şimdi ne yapıyoruz?









biraz ondan biraz da şundan kısık ateşte

notalar uçuşur rüzgarda. yeni her saniye alır götürür yavaş yavaş.
 yaşam akan nehir misali yavaş yavaş suyun akıp bizi aşındırması gibi geçiyor durmadan. göz açıp kapamak gibi insanların değişimi..
göz açıp kapamak gibi hayat..kocaman bir nefes alıp o nefesi hiç vermemek , sımsıkı sarılıp hiç bırakmamak gibi..
  bir müzikse hayatım içinde delice hüzün, delice sevinç , delice mutluluk  olsun. tarife değil de bana uysun. bu müzik benim olsun "sevince güzel olsun" ..


 

İnsanlar ?

bir insanı nasıl tanırız?
önce tanışırız , muhabbet ederiz..ortak noktalardan filan konuşuruz.
eğer kafamıza uygunsa YADA öyle gibi görünüyorsa tanışma aşaması devam eder.arkadaşlarla aynı ortamda takılıp eğlenilir ve daha da tanımaya başlarsınız.. gerçekten tanıyabiliyor musunz?
nasıl anlıyorsunuz karşınızdaki insanın düşüncelerini, gerçek hislerini?
güvenebiliyormusunuz?
arkadaşlığınızı nasıl devam ettireceksiniz?
herkesin derdini anlattığı bir kişi muhakkak vardır. tavsiyeler alırsınız hayatınızla ilgili , çünkü kendinizi doğru yaptığınıza inandırmak istersiniz..insanları diğer insanlara sorup hayatınıza yön verirsizniz.
bütün bunları bir kenara koyalım..
hayatımıza giren insanlar acı veya tatlı anılar bırakır.
ama biz ilk tanıştığımızda bu insanların acı mı yoksa tatlı mı olduğunu bilemeyiz.
ya gözlerin içi güler beraber mutlu olursun insanlarla..yada gözlerinden akan yaşları içine akıtırsın..
cesaret işidir bu birazda .
belki diğer ihtimal daha güzel bir hayat ?
yada daha kötüsü..
bilemeyiz insanları , anlayamayız, tanıyamayız..
hep zannederiz..
anıların içinde keşkelerle boğuşurken yine aynı şeyler olur..
yine yeni yeniden..





şimdi sadece gözlerini kapat

     bir hayal var hayalimde.. bütün insanların mutlu olduğu,rengarenk , güzel bir yer..
herkes dans edip şarkı söylüyor. herkes sabahları mutlu uyanıyor. bütün gün havada çiçek kokuları dolaşıyor.
hafiften bir rüzgar esiyor , mutluluk taşıyor ordan oraya. kimse mutsuz değil , kimse yalnız değil.
 kimse sitemkar değil hayata .  insanlar gülümsemekten, sevmekten  korkmuyorlar.
hırsları , kavgaları , kinleri yok. alabildiğine mavi , alabildiğine yeşil her yer. huzur kokuyor sokaklar,insanlar.
     biliyorum bunlar sadece bir hayal.. gerçeklere mahkumuz bu hayatta.. ve iyiki hayallerimiz var yoksa neye tutunurduk bu gerçekliğin acı soğuğunda?

insanları tanımak yada tanıyamamak işte tüm mesele bu.

   yaklaşık bir haftadır ev taşıma ve temizlik telaşıyla boğuşurken şu an contayı yakma noktasına geldim.. kafam dağınık düşüncelerle dolu. o kadar karışık ki birbiri içine geçmiş hepsi. sıkıntı bastı nedensiz , belkide nedenli.. geçenlerde Ali Atay'ın "eksik bişey mi var?" şarkısını dinledim. çok dokundu . mantığım örtmeye yetmiyor bazen...sızıyor zamanın boşluklarına acıyla karışık. ev temizlemeye benzemiyor kafanı temizlemek.
insanları tanımak kadar silmek de zaman alıyor. tanımak da değil aslında tanıyamamak..
 yoksa neden silmek zorunda kalalım ki. inancını kaybediyor insan zamanla..
insanlardan uzaklaşıyor. her şey yalan geliyor gözüne. içindeki umut kırıntılarıyla kırılmaya devam ediyor.
bu kadar yalan insanın herbirinin içinde eksik bir şey var. gözlerinde , kalbinde , zihninde eksik bir şey var yeri zor dolan..ama her şeye rağmen  hayat kaybetmekle kazanmak arasındaki mücadelenin barışla sonlanmasını isteyecek kadar kısa ve yaşamaya değer.



tahammül sınırları

yoruldum..
paramparçayım artık.
herşey ,herkes anlaşmış gibi üzerime gelmeye devam ediyor.
hiç bir şey görmek istemiyorum.
sadece zaman istiyorum.
gözlerimi kapatıp biraz dinlenmek ve herşeyden arınmak..
insanlardan uzaklaşmak .
zor olandan kaçıp gitmek değilde tahammül istiyorum.
dedim ya yoruldum , tükendim insanlardan.
sığınacak bir liman belkide.
açık denizde batmayı bekleyen bir sandal gibi hissediyorum.



kızıla çalan mavi






uzun bir gecenin ardından rıhtımda güneşin doğuşunu bekliyorum. 
kızıl bir sabah olucak anlasılan.hafif bir sis var havada.
tahtanın sabah serinliğindeki kokusu geliyor burnuma..
her şey mükemmel olucak gibi hissediyorum.
sanki yeniden başlıyorum.. yeniden kırılmak için yeni bir güne adım atıyorum.
her sabah günün ne getireceğini bilmeden..
sessizce bekliyorum.

  






Aşk Köpekliktir..

"düşümü gerçekleştirdiğimden de emin değilim. böyle bir düşüm  var mıydı, yok muydu , ondan bile emin değilim.
kafam çok karışık. daha da kötüsü , eskiden Stefan'ı düşündüğümde güzel ,iyi,masumiyetle ilgili duygular uyanırdı içimde..
coşkuyla,heyecanla,umutla dolardım. şimdi büyük bir öfke var. bazen insanlıktan çıktığımı hissediyorum. düşündüklerim beni korkutuyor. gel gör ki düşünmeden de edemiyorum. olmuyor, beceremiyorum. bir de oturmuş aşkın saçma olduğunu anlatıyorum. ben de en az aşk kadar saçmayım. diyeceksiniz ki seni ,aşk saçma biri haline getirdi. doğru ama ben de direnemedim. asıl tutarsızlık bende. insan aptalca , anlamsız bulduğu bir tutkunun peşinden gider mi? "

diyor Ahmet Ümit "aşk köpekliktir" adlı kitabının arkasında.
haklı aslında hem nefret edip hem de öldüğümüz bir şey değil mi aşk?.
ölmek için yaşamak gibi..


Hiç Bilmediğim Bir Zamana..

bazen ertelediğim şeyleri düşünüyorum..
kim istemez ki deli gibi aşık olmayı,saçmalamayı , sevdiği şeyleri yapmayı, istediği yerleri gezmeyi..
sanatın her dalını severim halbuki . güzel bir müzik,resim ,kitap ,film...
hayatı güzel kılan şeylere aşığım.insanları severim ayırmadan , rüzgarı ,yeşili, güneşli havaları,kuşları , kelebekleri.
kendi mutluluğumla değil başkalarının mutluluklarıyla mutlu oluyorum uzun zamandır.
alıkoyuyorum beni hayattan bir süreliğine. şu an sayılarda kaybolmaya odaklanmam lazım..

      akmayan bir zamana bıraktım kendimi.
  dönüşüm ne zaman olur  hiç bilmiyorum. bilmemek de en iyisi galiba.
ne zaman ne olacağını kestirememek.. hayatın heyecanı kaçmasın diye (:



. Aşk ve Gurur .

aşkı en güzel anlatan filmlerden biri bence < Pride and Prejudice >..
o kadar ince işlenmiş ki duygular. kırgınlık,aşk,nefret,gurur,inat.. sanki bütün hisler patlayıverecekmiş gibi.
aşkın herşeyin ötesinde dokunulmaz , erişilmez ve biraz da anlaşılmaz olduğunun kanıtı.
bu filmi izleyince gerçekten hiç aşık olmadığımı hissediyorum. kavgaları ,birbirine zıt fikirleri belki de aynı yerden bakmaları..
bazı şeylere olan inancım tazeleniyor.her şey olacağına varır diyorum sonunda.
dansları mesela. insan ilişkileri gibi bir yakın bir uzak. birbirleri etrafında dolansalarda kavuşmaları ve ayrılmaları anlık.. karşı çıkışlar , görmezden gelmeler , gurur,dik başlılık..
içimizde korktuğumuz ,dışladığımız ,bizi biz olmaktan alıkoyan duygulara yenik düştüğümüz zamanlar.
ve her şeye rağmen ne kadar gizlenmeye çalışılsada ortaya çıkıveren hisler.
en sonunda da birbirne bağlanan gülüşler ..


kendime.

kendime acı çektirmeyi seviyorum.tüm bedenim ,ruhum kasılıyor. öyle ki her şey bazen o an daha anlamlı geliyor. sanki yeniden doğuyorum,herşeye yeniden başlıyorum.içim kuruyana kadar kendimi öldürüyorum.

bir vampire aşık olmak mı?

The Vampire Diaries..
etkilenmemek elde değil aslında.başta klişe bir diziymiş gibi geliyor ama işlenişi ve duyguları ekrandan yansıyor ruhumuza.belki görmek istemediğimiz duygular ,düşüncelerdir.
çelişkiler ,ikilemler, bencillikler, insanlığımız, iyinin kötülüğü,kötünün iyiliği..
sadece bir dizi olması önemli  değildir ,içindeki duygu karmaşası girdap gibi içine çekiyor bizi..
kararsızlıkların ve hislerin bunalımı siniyor içimize. afallamış ve bir o kadar da karışık hissediyorsunuz.


Farklı Hayallerin Farklı Hayatları..

Herkesin bir çocukluk hayali vardır mutlaka.Büyüyünce şunu olmak isterim bunu olmak isterim
filan diye hayaller kurardık.
Büyüyünce işler çocukluktaki hayaller gibi kolay olmuyor tabi. Bazen farklı yerlere , farklı hayatlara sürükleniyoruz.
Çocukken tarihi çok severdim mesela.tarihle ilgili şeyler okumayı, biriktirmeyi,anlatmayı..Dünyanın yedi harikasını okurdum büyülenerek.. İçimde hep bir uzakların hayali..
Renkli ,heyecanlı bir hayattı benim için.İnsanları görüyordun okudukça,duyguları,karmaşaları,entrikaları..
Belkide bu kadar sevmemin nedeni kendi duygularımın da ötesinde bu karmaşayı hissetmek , anlamaktı..
Şimdilerde tamamen farklı bir yerdeyim.Ruhum zayıflamış bu hayatın keşmekeşinden.. Sayıların arasında kaybolmam gerekiyor hiç bir şey düşünmeksizin..Düşünemiyorum da zaten ,kendimi ertelemeye alıyorum hep..

Pastadan Bir Ev Hayalinde

  Hayatın saçma sapan boşluğuna düşen hayaletler gibi salınıp duruyoruz sürekli. Kendi seçimlerimiz olduğunu sandığımız yollarda sürüklenirken yeni insanlar ,yeni yerler ve bunun yanında hiç değişmeyen bir biz görüyoruz..Her şey anlamlı mı gerçekten? Yani niye sürekli kendimize masallar uyduruyoruz?
 Her şey bu kadar basit değil!
  Bir şeyleri seviyoruz ,kazanıyoruz , kaybediyoruz ve hayata anlam katmaya çalışıyoruz. Yaşadığımız bu şey her neyse bir anlamı olsun istiyoruz. Bazılarımız para, bazılarımız sevgi , bazılarımız huzur,bazılarımız küçük bir tebessüm .. Sadece geçip giden zamana direnmek bizimkisi. Geriye baktığımızda bizden kalan bir kaç anı, güzel şey belkide..

- Gıız kesmeğn endeğki ağaçları -

  Goca Moğlalı derler bizim oralarda.. Muğlalıyım ve bu  hayatımın en sevdiğim yönlerinden biri. Yemyeşildir alabildiğine ,sımsıcak ve huzur dolu.. Ormandır taşı toprağı ,masmavi denizi ile cennettir adete..
İnsanı bir o kadar sıcak ve samimidir ,yabancı hissetmezsiniz kendinizi." Gidibbarımın gııız ,iki dur da bi gırık naf edelim" derler. Yeşili severler , her evin bahçesinde en az üç-beş ağaç vardır.
  Bu hükümet sevmez Muğlayı. nedeni malum. Egenin kalelerindendir."Yıktırmayacağız."Neyse esas konuya geleyim. Yeni ağaçlar dikmek için yer bulmak yerine "Orman vasfı taşımıyor diye arazi satışı onaylanmış." Aslında düşününce ilk ne var ki bunda diyeceksiniz..
  Hiç bir şey yok sadece -orman yangınları artacak , içindeki canlılar ölecek ve sonunda arazi "Orman Vasfı Taşımıycak".
  Yapılamaz mı zannediyorsunuz ? Hatırlatırım burası Türkiye..
Zaman değişti..
 Paranın tadı aileyi bile görmüyor, savunmasız ormanı mı görecek..
   Kimse aldığı nefesten feragat etmez .. Ya aldığımız nefes?
Bedavadan kullandığımız tek şey "temiz hava" ve onu da kendi elimizle mahvediyoruz.
 Önem vermemiz gereken şeylerin sırasını karıştırıyoruz. Sakın şu  "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" gibi klişelere girmeyin. Önce nefes diğer herşey ondan sonra gelir..
 2-B Kanunu nasıl bir görüş tarzıyla  kabul edildi bilmiyorum ama bu ülke bunu kabul etmez!..
Peki bu ülkeyi temsil edenler nasıl böyle bir şeye imza atar ?
  Hepiniz ATATÜRK'ün Yalovadaki yazlık evini bir "ağaç"a zarar vermemek için yerinden taşıttırdığını biliyorsunuzdur..
  Bir ağaç kolay yetişmiyor.Çocuk gibi aslında bakılmasına ve zamana  gereksinimi var.
Sadece Muğla değildir tehlikede olan. Türkiyenin her ormanı şimdi ağzı para kokusuyla sulanan müteahhitlerin radarı altında.
 Önce nefes bunu asla unutmayalım ve bilinçlenelim. En azından göz yummayalım!


Sessiz olun çocuklar! Büyükler konuşuyor..

sen çocuksun otur şu köşeye derdi eskiden büyükler .bilmezler ne kadar büyük hata yaptıklarını.çocuklardır asıl  bilen ,gören , büyüyen .. büyüyeceksin ve sen de o yetişkinlik budalalığına kapılacaksın. herşeyi ben yarattım , herşey benim için diye düşüneceksin.. bencil olacaksın, insanlara tepeden bakacaksın.
ama şimdi çocuksun şimdi dinlemelisin..herkes büyüyünce  masalların gerçek olmadığını anlar..
çocuk olabilmek,çocuk kalabilmek isterler..
her şey toz pembe bir pamuk şeker gibi çocuğum, hayat ,insanlık,insan..
büyünce herşey çok farklı olacakmış gibi görünür, çok canlı ,kocaman ve tatlı .eline alınca dağılır o şeker, küçücük kalır..
dinle çocuğum ,büyüyünce eskilere saygın kalmayacak.unutacaksın herşeyi, 23 nisanları..
sabahları heyecanla kalkıp arkadaşlarınla eğlendiğin ,sevdiğin o bayramları unutacaksın.
23 Nisan'ın önemini ve  çocukları en çok seven ,bu bayramı onlara hediye eden , çocukları düşünen TEK lideri unutacaksın..dinle küçüğüm büyümen gerek hep çocuk kalamazsın..büyü ama içindeki çocuğu unutma sakın..
yanından geçip gidenler,yarından eksilenler olacak..geçmişi bilmeden geleceğe yürüyemezsin çocuğum..
unutturmaya çalışanlara inat UNUTMA..
MUSTAFA KEMAL'i unutma!.barış içinde yaşama gayesini unutma,insanları  sevmeyi,hayata gülümsemeyi, seni küçücük  bir şekerin bile bir zamanlar mutlu ettğini unutma..
çocukluğunu doya doya yaşa çünkü büyüyünce hatırlayabileceğin güzel anılara ihtiyacın olacak..iyi niyetli, saf ve çocuksu anılara..


Kırmızıya zaafım var

Hayatımda belkide en fazla kullandığım renk kırmızı.Saçım, bardağım,masa lambam, balığım vb. (:
Sıcak, hoşgörülü, yargısız,sevgi dolu,insancıl.
Neden kırmızı?
Lise çağlarımda uzun bir süre sadece siyah kullandım.O zamanlar içimdeki asiliği yansıttığını düşünüyordum.
Bir çok şeye karşı çıkıp, kendi bildiğimi okuyordum hep.Biraz fazla sivriymişim.Haksızlıklara tahammül seviyem çok düşük.Dayanamıyorum ve lafımı esirgemiyorum maalesef. Bu yüzden başıma iş açılsada akıllanamadım hala.
Ama  artık farkettim ki iş siyah yada mavi ,sarı,kırmızı  olmakta değildi.Ne renk olsanda insanlar gerçeklerin söylenmesinden hep rahatsızlık duyuyorlar.
Atasözümüz bile var bu konuda ki herkes bilir "doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar". Ve ben kovulsamda o 10. köye  gidicem. Biraz zor ve zahmetli olsada hayatımız gerçekten kısa ve eğer doğru bildiklerimizi yapamıycaksak ne anlamı var.

Gelelim kırmızıya..Kırmızı benim olgunlaşma rengim gibi. Sanki benimle birlikte kırmızı da hayatımı değiştirdi.
Kızgınlık ,aşk vb.gibi şeyler ifade ettiği düşünülse de bence mutluluk ifade ediyor. Kırmızı bir gülümseme.
Hayatıma renk katıyorum bol bol.
Kaçışlarım , yolculuklarım, sevdiğim müzikler  gibi beni sebebsiz mutlu edebilitesi var.
Sanki hayattan taşıveren bir yaramaz , her an ne yapıcağı belli olmayan bir müzik.
Baskıya dayanamayan , kendine bir nefeslik de olsa yer  açan.
Hayatı paylaşmayı seven ,sakınmayan.. Renk diyip geçmemek lazımmış galiba tarife göre :D
Kaçışlarım demiştim..Nefes aralıklarım , hayata tekrardan bağlandığım noktalar.
Hep bir geri dönüşü olan sebebsiz gidişler.
Yada gidemeyişlerim..
Kısacası kırmızıya zaafım var.
Nerde bir kırmızı görsem kanım kaynar ,mutlu olurum.
Mutlu olmak için absürt şeylere gerek yok bence sevmek,sevmeyi bilmek yeterli.












Zamanla değişenler

İnsan hayatı çok karışık bir zaman dilimi.Yaşayışımız , alışkanlıklarımız,komşuluklarımız.
Bölümüm gereği teknolojiyle sıkı fıkı olmam gerekiyor ama ben hep eski şeyleri seviyor ve özlüyorum.Mektuplar, kasetler,sobalı evler ve daha bir çok eski denilen şeyi.
Teknolojinin geri getiremiyceklerinin  başında  da insanlığımız geliyor bence.
İnsanlığımız diyorum çünkü artık insan sadece bir isim olarak geçiyor.Taş suratların altında saklanmaya mahkum tebessüm gibi.Diyaloglar kısır döngü içinde ,dört duvarların arasında hapsoluyoruz.
Eskinin tadı gibi kalmamış. Şimdiki şarkılar bile geçiyor zamanla..

Okan Bayulgen zamansız şarkılar konulu bir program yapmıştı ve en güzel programlarından biriydi.
geçmişe götürdü bizi. Çok değil bi 10 sene önceye dönsek farkı anlarız.
Galiba kullandığımız araçların kölesi olduk.Yani hayatımızı kolaylaştırmak için kullanmak yerine kendi oluşturduğumuz basamaklara tırmanmak için kullanıyoruz.
Zaman bizi kendimizle bile yarışır duruma getirdi.Kendimizi kaybettik belkide ,herkesi kaybettiğimiz gibi.
zor geliyor herşey , düşünmek ,araştırmak..Geleceğe umutla bakmak her geçen gün zorlaşıyor.
Ha bu arada güzel işler de yapılıyor.Örneğin türk telekomla boğaziçi üniversitesinin birlikte yaptıkları görme engelliler için telekitap yöntemi.Öncelikle reklam çok güzel düşünülmüş ve gerçekten güzel bir şekilde yansıtılımış.Reklamı izlerken sanki eski bir filmi izliyormuş izlenimi veriyor.Hayal dünyasının genişliğini en iyi şekilde gösteriyor.Ardından telefondan devam eden kitap.
Evet gerçekten güzel şeyleri gördükçe yüzümüz biraz daha gülüyor.
İnşallah her şeyi eskide bırakmamışızdır ve devamı gelir bu güzelliklerin.Dün geçti gitti hayatımızdan eksilenlerle, yarın güzelliklerle dolu olsun diye biraz daha  okumak, anlamak..

her an son

düşünmek ölümü, hissetmek , yanından hiç ayırmadan onunla gezmek..
belki bir an ,belki bir ömür boyu..zaman hiç yok.
her şey için çok kısa ömür.
gidenler ,kalanlar..
uzun sessiz bir gidiş , gözlerde yaş ,kalplerde boşluk..
bir daha görememek acısı, bir daha konuşamamak, sesini duyamamak.
acısı geçmez ki düşüncelerin. iğne batması gibi geçip gitmez..
kimse öyle hissetmez , herkes kendi acısıyla kavrulur.
bir yanı unutmaz, hep hatırlar.
her doğan gün bir adım daha yaklaşırız o güne.
herkes gidecek bu hayattan,herkes bir gün son nefesini verip huzur bulacak.
işte o güne kadar yapılacak en iyi şey güzellikler bırakmak geriye..bir gülüş, bir ses, bir anı..



her şey normal

sessizce uzandım gökyüzüne, seyre daldım geçen günleri..siyah , beyaz, gri  bulutları..
hepsi dağıldılar.
hissizleşen ellerim, gözlerim.
bomboş bakıyordu hayata.
anlam?.
belki çok uzak
belkide çok yakınımda..




kaçasım var hafız!

kapattım gözlerimi ve uzun uzun düşündüm. neyi istediğimi,çelişkilerimi, iç hesaplaşmalarımı.
uzaklaştığım ,uzaklaştırdığım şeyleri..korkularımı.
bazen en kötü karar kararsızlıktan iyidir derler.nedenini bir türlü çözemedim.
bu kararsızlıklar şekillendirdi hayatımı.dik başlı olmaktı belkide.
hep karşı çıkmak muhalif olmak ,hayata. bu içimdeki boşluk da nerden geldi?
uyumak istiyorum.göz kapaklarım ağırlaşıyor.yoruldum ,hemde çok..
önyargıları kırmaya çalışmaktan yoruldum.zamana ayak uyduramamaktan yoruldum.
değer verdiğim şeyleri kaybetmekten..
yeni bir sabaha uyanıp hiç kimsenin tanımadığı bir yere gitmek ve hep göçebe olmak istiyorum.
zamana ve mekana bağlı kalmadan. sessizce çekip gitmek yada kısaca kaçmak..

yaşama ve yaşamaya dair

aşk çok büyük bir şey galiba. ulaşılmaz, dokunulmaz, erişilemez. sanki bütün iyilikler içindeymiş gibi , kocaman bir mutluluk paketiymiş gibi.
hayatımıza anlam katmak için , bir şeylere bağlanmak için mi?..
bence aşk dans gibi..kavuşmak isteyen ama bir türlü kavuşamayan , gökyüzüne uzanan eller gibi, umut ve hüzün içinde.
hayatımız aşk olmadan da anlam kazanabilir mi?
neden yaşadığımızı sormuştum. evet hiç düşünmediğimiz bir soru belkide.
neden yaşıyoruz? herşey bir tesadüf mü.

aslında biz birer oyuncuyuz. rollerimiz yazılmış ve biraz biz katıp oynuyoruz. hatalar yapıyoruz, kalpler kırıyoruz, gülüyoruz, seviniyoruz ve hep oynuyoruz. nasıl kendimiz olabiliriz ki?
biz kimiz?
kendimize dekorlar oluşturuyoruz. renkli , renksiz,mutlu, mutsuz. inanıyoruz, inanmaya ihtiyaç duyuyoruz.
hep daha iyi dekorlar ve roller istiyoruz.
kendi yarattığımız dekorların kölesi oluyoruz çoğu zaman.

nedenler dururken sonuçlarla uğraşıyoruz. kolay olan şeylerin cazibesine  kapılıp zor olandan kaçıyoruz!.
kısacık bir zaman dilimine herşeyi sıkıştırıp yaşamaya çalışıyoruz.
bunca düşüncenin arasında soruyorum kendime .
yaşayacağım bu kısacık hayatta ne yapmak istiyorum. nasıl anlam katabilirim?.
bir yerlerden başladım aslında. istediğim şeyleri yapmaya çalışıyorum.
biraz fazla özgür ama bi o kadar da kısıtlı.sona yaklaşırken iyiki yaşadım diyebilmek için.
hayatın anlamından bahsetmişken bu konuda en sevdiğim ve çok anlamlı bulduğum bir filmi de es geçmiyim.



--the truman show!.

aşkın , aşk sandığımız hislerin , hayatın anlamının , dekorların , geleceğin ,bir çok şeyin çok güzel ayrıntılarla işlendiği mükemmel bir film. bazen durup düşünmeye ve "ben ne yapıyorum? sorusuna ihtiyacımız var.
bütün ayrımları ortadan kaldırıp aslında her insanın aynı şekilde ve aynı nedenle bu dünyaya geldiğini hatırlayıp hiç kimsenin nerede ve ne şekilde dünyaya geleceğini seçme şansı olmadığını düşünmeliyiz.

yani hepimiz insanız.
ve hepimiz düşünebiliyoruz,düşünebilmeliyiz. hayatı ve onun getirdiklerini.










İçinde kocaman bir hayal var ? (dı).

hep karamsarmışım gibi dursa da aslında o kadar da karamsar değilim. sadece bazen çok boş geliyor hayat.
her şeyi sorgulamak bu noktaya getiriyor. "neden" soruları kafamı kurcalarken rahat olamıyorum.
hep gülünce her şey iyi gidecek hissiyatı içerisinde deli muamelesi görmek filan.
neyse işte az deli de değilimdir hani.
"neden "sorularına gelelim. çok kafalar şişirdim bu soruyla .
merak işte ne yapalım.insanı huzursuz ediyor,sürekli düşündürüyor..
bazen sessiz bir göl kenarında şirin bir evim olsun ve ben herşeyden uzak o evde
dilediğim huzuru bulayım istiyorum.
çok da uzak bir fikir değil aslında ..
bu kadar hayalperestken hayallerimde orda olabilirim.
yine de düşünürüm , sorgularım ..
ama karamsar, karmaşa, stres olmadan ..
neden..
ben hayallerde, kitaplarda yaşayan bir çocukken, rüyadan uyandım..
çok bağlandım , çabuk kaybettim.
derinden hissettim, ana karakter oldum.
boşluğa düştüm , derinlerde kayboldum sorgularken..
cevaplar aradım.
kabullenemedim.
inanmak için savaş verdim. inandım..
hiç bir şey saf ve masum değil.
masum olduğuna inandırdım kendimi..
gerçekliğe karşı çıktım. her şey daha iyi olabilirdi her zaman.
görünmeyen bir çıkış daha olmalıydı bir yerlerde..
bulamadım.
saf gerçeklik çarptı yüzüme.dayandım.
ve şimdi kendimi sorguluyorum "neden"..
o kitaplarla nefes alan , hiç bir şeyi umursamayan hayal kahramanı nerde?

gecenin sesi

içsel korkular mı geceleri dışarı vuran.
    sessizlikte delirmenin eşiğine getiren .
sanki bir ses geldi..
  her yer neden karanlık! ışığı açmam gerek.
korku , içimde beslenen bir canavar gibi.
gittikçe büyüyor ve beni etkisi altına alıyor.
     içimdeki sesden başka kimse yok.
düşünceler beynimi paramparça etti.
  düşünmek istemiyorum artık!
sus!..
ya insanlar?
çok sevdiğin , güvendiğin,inandığın..
zaman geçtikçe..
sus artık!

tamam susuyorum şimdilik.

sesler kesildi..
saatin tik takları geliyor kulağıma sadece.
sanki beynimin içinde çınlıyor.
durmadan ilerliyor..
bir şeyler mi anlatıyor acaba.

hala düşünüyorum.
ne zaman biticek bu işkence.
saat..
tik tak.!

geçilmez etten duvar!

çanakkale geçilmez dedi..
masmavi gözlerini dikmişti ufka.
kim gelirse gelsin gözleriyle dize getirirdi.
deniz olmuştu , toprak olmuştu, zafer olmuştu.
binlerce yürekle kan olmuştu ..
binlerce cesur yürekle.
asla korkak değillerdi, gözleri zafer ışığıyla dolmuş denizin peşinden giden binlerce cesur yüreklerdi..
siper oldular , etten duvar oldular.
geçirmediler.
ve tarih şöyle yazdı kanlı harflerle "çanakkale geçilmez!"

gökten düşen elmalar

 

    eskiden masalların sonlarında gökten hep üç elma düşerdi.
mutlu sonlarla o kadar kandırılmışız ki hala şaşkınlık içinde bakıyoruz hayata..
sanki masal kitaplarından fırlamışız gibi.önce mutsuz oluruz sonra birden herşey değişir,
beyaz atlı bir prens gelir ve sonunda mutlu biten güzel bir son..
mutluluk masalın sonunda kavuşulan prense bağlanmış hep..sanki o olmadan hep karanlıkmış gibi.
ha bir de şu elma meselesi var.ah şu elma yok mu, başımızın belası.gökten başımıza düşen ve ayrıca yasak olan.
acaba elmanın kerameti nedir? yasak olmasının nedeni?..elmanın mutlu sonla ilişkisini de sorgulayabiliriz..
yasak olanın cazibesi belkide..bir şeyi yapma demenin beynimizde uyandırdığı "yapsam ne olur ki" gibi bir izlenim mi ki?
mutluluğun yasak olması da olabilir , yani elma gibi.mutlu olmak en başından yasaklanmış olmalı bu durumda.
bilinç altımızda yasak bir mutluluğa ulaşma çabası içinde koşturuyor da olabiliriz.ulaşılmaz olana,hep ulaşamadığımıza..

Daha ne kadar!

     Üzülmüyorum aslında sadece şaşkınım  ve çokça düşünüyorum.. Sessiz sedasız olanları seyrediyorum..
anlamadığımdan değil suskunluğum sonu merak ettiğim için.. Daha ne kadar değişebilir herşey diye..
Daha ne kadar susabilirim diye..Bir de şu çelişkilerim olmasa diyorum..Belki susardım bir süre daha ..
Bir gün usulca gitmek isterdim bu var olmamış insanların sahte cehenneminden.. Herşeyi öylece mutsuz sonlarına bırakıp gitmek..
       Bir saniye dahi kurtulabilsem şu boğucu boşluktan belki o zaman bir anlamı olurdu herşeyin.. Bu çelişkilerin ..Kalıplara sığdırmaya çalıştığım "ben"in de..
       Üzülmüyorum artık.anlatmak yordu beni. anlatmadıklarım da .. Hayatı gülümseyerek kandırabileceğimi sanmıştım. Sığındığım limandı gülmek..Kendimi bulduğum , ben olduğum..Yasakmış meğer gülmek..İnsanlara gülümsemek ; korkutuyormuş, kalıplaştırıyormuş.. Belkide gülümsemeyi o kadar çıkarmışız ki hayatımızdan tuhaf kaçmaya başlamış..
        Sevmemek gerekiyormuş insanları..Uzak durup duvarların ardından bakmak gerekiyormuş..
Gülümsememek , tebessüm etmemek gerekiyormuş. Hesapları düzgün yapmak gerekiyormuş..
Sessiz sedasız geçerken bu dünyadan  düşünmemek gerekiyormuş..Öylece yaşamak , hiçbir şey bilmeden ,konuşmadan..
         Susuyorum içimdeki fırtınaların tiz çığlıkları arasında.".Daha ne kadar "diye..Soruyorum kendime şimdi daha ne kadar!

YAŞAMAYA DAİR

                                     
              YAŞAMAYA DAİR        

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

  1947

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...
Nazım HİKMET

esen rüzgarlarla

hafif esen bir rüzgar bahçedeki yaprakları dağıtıyordu ordan oraya..
sanki herşey yerli yerindeydi de  bir tek yapraklar uçuşuyordu amaçsızca.
ağaçlar rüzgarla çığlık atıyordu , kimsenin duymadığı yada duyamadığı.. evin verandasında bir koltuk vardı..
tek kişilik..
bahçede rengarenk çiçekler gülümsüyordu masmavi göğe..
doğa yeşiliyle renk katıyordu ahşap eve..
içerden hafif bir  müzik sesi geliyordu..
geçmişten bir kapı aralıyordu sanki şimdiye..
çerçeveler resimlerle dolup taşmış ,anılar hatırlanmayı bekliyor..
biraz da hüzün vardı bu evde.. eksik olanın hüznü..
zamanın alıp götürdüğü bir ruhun hüznü..
yapraklar hala savruluyordu.. anlaşılan rüzgar durmayacaktı..
önüne kattığı yaprakları ordan oraya savuracaktı..
bir süra sonra toprağa karışacaktı yaprak..
ve sonra yerine yenileri gelecekti..
rüzgar hep esicekti ahşap evin çevresinde..
ve çerçeveler hep anılarıyla dolacaktı..

usulca giderken

öylece bakakaldım ardından..
uzun uzun süzdüm gidişini..
ardına bakmıycaktı biliyorum , bakmazdı  işte..
baksaydı belki bir ihtimal..
neyse işte..
usulca gözden kayboluyordu..
içimdeki burukluk geçmiycekti .
belki bir süre sonra alışkanlığa dönüşürdü..
sessizce havada süzülen notaları dinledim..
kırgındı olabildiğine..
belli etmiyordu ama, neşeli bir melodinin ardına sığınmıştı..
gözden kaybolmak için acele etmiyordu..
ağır ağır dönüyordu etrafında..
mevsimlerle sararmış ve yıpranmış..
havada uçuşuyordu rüzgarı önüne katıp..
sessiz sedasız terkediyordu diğer yaprağı..

çelişkiler ve tanınmaz insanlar

yeni kararlar almak çok kolay.
bir de uygulamaya koyabilmek var tabi..
insanların asıl yüzlerini görmek, içinde bulunduğumuz
ortamların boşluğunda kaybolmak,
gerçek  hayatla yüzleşmek..
birini tanımak senelerle, vakit geçirmekle
yada onun gibi daha bi çok şey yaparak gerçekleşmiyor.
herkesin içinde gizlediği , kimseye anlatmadığı karanlık yönleri,
hisleri , çelişkileri barınır..
gizlenir; çünkü rahatsızdır bu düşünceler..
anlatılamaz..
boş bir anında ortaya çıkıverir öylece..
asla değişmeyen bir şey varsa o da  insanlardır..
yüzyıllar boyu hırsları , kavgaları, sevgileri içinde boğulmuş insanlar,..
gelecekte de değişmiycek ..
yani aslında bu öyle bir şey ki çok iyi tanıyorum diyemezsiniz..
bir gün öyle bir şey çıkar ki sizi de ezer geçer..
birine güvenmekle başlayabilirz işe..
bunu benim söylemem çok garip aslında çünkü
artık güvenemediğimi hissediyorum..
kendi çelişkilerim içinde boğulurken bir başkasını boğmaktan korkuyorum belkide..
sevmek de bu çelişkilere dahil tabi..
en sevdiğiniz kişi mesela..yada öyle sandığınız..
kardeşten öte diyebileceğiniz.. yada öyle sandığınız..
sanmalar yanıltıyor bizi..
emin olamıyoruz çünkü..
nasıl emin olabiliriz ki , karşımızdakinin düşüncelerini , çelişkilerini bilmeden ..
bence pollyanna'nın bile çelişkileri  vardır..
artık kimsenin baştan aşağı iyi olduğunu, olabileceğini düşünmemeye başladım..
yada tam tersi de olabilir..
belki de kötü insanlar da içindeki iyi çelişkileri yok etmeye , bastırmaya çalışıyorlardır..
yani hep en kolaya kaçıyoruz..
yada korkuyoruz dillendirmeye..
ve evet kimseyi gerçekten tanıyamayız..
aslında baştan sona bir paradoksun içinde darbeler alarak dönüyoruz durmadan..
ne kadar yara alsak da tanıyamıyoruz işte..

yolda olan yolda kalır..

the green mil..
yaptığımız her şey doğru mu?
sevmek o  kadar kolayken bu zorluk niye?
iyilik hep kazanıyor mu?
ölüm bi adım uzağımızda..
saniyelerle yarışıyoruz durmadan..
kırıp döktüklerimiz düşüyor aklımıza ,
damla damla akıyor..
biz olamıyoruz benler gibi..
ve benler hep bencil , hep mutsuz...

chuck da biter

insanının sürekli ağlayabilme gibi bir özelliği olması çok delice bişey..
filmler, kitaplar, diziler..
hiç farketmiyor..
ama bugün hayatımda izlediğim en güzel dizilerden biri olan "chuck"'ın finalini
izlerken ağlamamak mümkün değildi..
çok duygulandım doğrusu..
bağımlısı olmuştum ve tekrarlarını dahi izliyordum..
ve sonunda bitti..
hemde beni duygu fırtınasının içinde bırakarak..
değişmenin değil bazen de değişmemenin önemli olduğu ve sevginin daima kazanacağı..
içim buruk şimdi ve "the end"

uçurtmalar misali..

hani herkesin ruhuna dokunan , içindeki karmaşayı,

ulaşılmaz yerleri anlatan şarkılar vardır ya ..

işte teoman bu şarkıyı sanki benim için söylemiş..


         "hiç bir zaman kök salmamış ki..
                sırf birgün çekip gidebilmek için.."

kırık yüzler

 
 hayata dair planlardır bazen hayal kırıklıklarımız.
boşluğa düşen umutlar..
düşünceler..
hayır! planlarımdan bahsetmekten korkmuyorum işte ..
belki zamanında olmadı ama yapıcam dediğim şeylerin hep arkasında oldum..
tökezlesem de düşsemde..
canım yansa da..
adalet bekleriz hep..
hep mağdur durumdayızdır..
ya hakettiğimizi alıyorsak..
gözyaşlarının ardına sığınarak göz ardı ettiğimiz şeyler..
yanlış yollar..
engeller..
iki yüzlü hayatın asil oyunları.
hiç hakettiğimizi alamayız..
diğer yüzü karanlık olan labirentlerde ordan oraya koştururuz..
ışığı bulmak için..
yollar uzun engebeli ve hayal kırıklıkları dolu..
ama pes edersek kendi karanlığımızda boğuluruz..

kraliyet ailesi hiç yalnız bırakmasın

bu senenin başında bir üniversite öğrencisi olarak tek başıma eve çıkma gafletinde bulundum.ve birden kocaman bir yalnızlığın içine atıldım..3-5 gün geçti ama bi ses yoktu..
yalnızlığım ve ben bir gün kara kara düşünürken tv 8 gibi iyi (ve bu günlerde "sağlam" kalan nadir kanallardan) güzel bir haber "haftanın 5 gecesi yalnız kalmıycaksınız"..evett artık yalnız değildim kraliyet ailesi hep benimle beraberdi.
neyse işte uzun lafın kısası  kraliyet ailesi  öğrencinin gecesi, gündüzü  herşeyidir.. yılbaşında , sevgililer gününde ve diğer günlerde sırdaşı..vizesinde finalinde , umutsuz gecelerinde , en sinirli zamanlarında " ya bi okanı açıp da keyfimiz yerine gelsin" dediğimizde..hiç bitmesin diye dua ettiğimizdir..

sebeblerde sebeb..

   
aslında hiçbir şey sebebsiz değildir.
hiç beklemediğimiz şeylerin , hiç beklemediğimiz zamanların bile sebebleri vardır.
camdan süzülen ışığın , rüzgarların çığlıklarının..
içimizdeki boşluğun..
korkularımızın.
göze alamadığımız acıların..
yeni kararlarımızın.
acımasız nefretin, hayal kırıklıklarının..
nedensizce içimize dolan hüznün bile..
hayata tutunmaya çalışırken kırılan dalların, savrulan yaprakların da.
zamanı yok belki ama hepsinin sebebi var..
sonsuz bir boşlukta çırpınıp duruyoruz, canımız biraz daha acısın diye..
biraz daha ölebilmek için belki de.
o zaman her şey daha anlaşılabilirdi sebebiyle..
hissetmek için..ruhumuzdaki çığlıkları duyurmak için .
sadece insan olmaktı aslında. tüm sebeblerin sebebiydi belki de..
en çok canımızı acıtandı olmayan insanlıklar..
tutunamadıklarımız.
tutunmaya çalıştıkça yalnız kaldıklarımız.
her şeyin bir sebebi vardı elbette..
içimizi kemiren , insan olduğumuzu hatırlatan.
yalanlar üstüne kurulan boşluklardı doldurmaya çalıştıklarımız..
ve hep boş kalıcaktı sebebleriyle..

hayalperest

tamam kabul ediyorum kabuğuma çekildim..
bu güne kadar tek sahiplendiğim yere,yada benimsediğim yere saklandım..
kaçtım herşeyden,herkesden..
kendimden bile..
sıkıldım ama çıkamadım..
insanları sevdim , çünkü sevmek güzeldi..
güzel olan her şeyi de sevdim..
kendimce..
gösteremedim belki..
sessizdim çünkü..
yoruldum bazen dinlenmek için çekildim ve sesler kesildi..
bi ışık bekledim belkide..
yoktu..
üzgünüm..
hayatım boyunca hep sevinç oldum..
çok gülerdim, bazen de sebebsizce .
güldükçe mutlu olursun çünkü , öyle hissedersin..
hayat gülünce anlamlı gelir..
sessizce ağlarken kendi köşende içindeki fırtınaları perdenin arkasına tıkıştırırsın..
dedim ya böylesi daha kolaydı..
üzülmek benim için değildi ..
hayatımın bir parçası her zaman ..
ruhumun bir köşesinde uyanmayı bekleyen ejder gibi..
ama hep en kolayına kaçıyorum..
her zaman dediğm gibi göçebe..
eN yakınımdakiler için de istemeden.
hep hayallerle nefes aldım..
sevgiyle, sevinçle ,tebessümle ..
hayalperest..

soluksuz

 "Asaletim sadece aşkının tapınağına girdiğimde olacak içimde.
Bir gün yıkılırsa bedenin başka ülkelerin çamurlu evlerinde:
Bil ki bütün denizleri ayaklarına dökeceğim. "

   der Romeo ..
en sevdiğim  sözlerindendir..
 ve en sevdiğim kitaplardan.
 fazla romantik , acı son, aşk , toplum ..
hazin son mudur bizi bu kadar etkileyen?
   sevemediğimiz şeyler ;bağlamaya çalışan?
acı hapsolmuş mısralar biz okurken içimize işler sanki.
içimizden parçalar götürür akarken.
soluksuz kalırsın aşkları karşısında, gözlerin dolar ,uzaklara bakarsın..
gerçekmiydi aşkları..
değildi belkide, ne farkeder.
hissetmişti ..
belkide sadece kurguydu.
düşüncelerinden süzülen sözlerdi yazarın..
bizimse gözlerimizden dökülen..

hayaller mi?

uzak sesler çınlar kulağımda..
gülüşmeler..
havada uçuşan hayaller, sevgi sözcükleri , huzur..
dışardaki soğuğa inat sıcacık bir evin salonunda birbirlerini dinleyen insanlar..
konuşan..
konuşabilen.
dinleyen..
çocuk sesleri karışır araya, oyunlar oyunlar..
sakin ama bir o kadar da fırtınalı hisler dolaşır.
derinden..
bazen susulur..
gelecek planları doldurur düşünceleri..
hep bir adım sonrası..
en güzel andır hayaller.
hayaller içinde gezersin.hayallerle doyarsın..
hayallerle uyur , uyanırsın..
ve bu da bir hayal..

çıkış?

öyle bir zaman geliyor ki insan kendi sesini bile duyamıyor.
düşünceler zamanı öldürüyor.
sessizlikte kaybolan hisler gibi..
saatin sesi geliyor uzaktan bir şeyleri hatırlatır gibi.
geçip giden anları , hayalleri ..
içindeki fırtına diner,susar , bekler seni.
karmaşanın içinde bir ışık ararsın..
çıkış nerde?