yaşama ve yaşamaya dair

aşk çok büyük bir şey galiba. ulaşılmaz, dokunulmaz, erişilemez. sanki bütün iyilikler içindeymiş gibi , kocaman bir mutluluk paketiymiş gibi.
hayatımıza anlam katmak için , bir şeylere bağlanmak için mi?..
bence aşk dans gibi..kavuşmak isteyen ama bir türlü kavuşamayan , gökyüzüne uzanan eller gibi, umut ve hüzün içinde.
hayatımız aşk olmadan da anlam kazanabilir mi?
neden yaşadığımızı sormuştum. evet hiç düşünmediğimiz bir soru belkide.
neden yaşıyoruz? herşey bir tesadüf mü.

aslında biz birer oyuncuyuz. rollerimiz yazılmış ve biraz biz katıp oynuyoruz. hatalar yapıyoruz, kalpler kırıyoruz, gülüyoruz, seviniyoruz ve hep oynuyoruz. nasıl kendimiz olabiliriz ki?
biz kimiz?
kendimize dekorlar oluşturuyoruz. renkli , renksiz,mutlu, mutsuz. inanıyoruz, inanmaya ihtiyaç duyuyoruz.
hep daha iyi dekorlar ve roller istiyoruz.
kendi yarattığımız dekorların kölesi oluyoruz çoğu zaman.

nedenler dururken sonuçlarla uğraşıyoruz. kolay olan şeylerin cazibesine  kapılıp zor olandan kaçıyoruz!.
kısacık bir zaman dilimine herşeyi sıkıştırıp yaşamaya çalışıyoruz.
bunca düşüncenin arasında soruyorum kendime .
yaşayacağım bu kısacık hayatta ne yapmak istiyorum. nasıl anlam katabilirim?.
bir yerlerden başladım aslında. istediğim şeyleri yapmaya çalışıyorum.
biraz fazla özgür ama bi o kadar da kısıtlı.sona yaklaşırken iyiki yaşadım diyebilmek için.
hayatın anlamından bahsetmişken bu konuda en sevdiğim ve çok anlamlı bulduğum bir filmi de es geçmiyim.



--the truman show!.

aşkın , aşk sandığımız hislerin , hayatın anlamının , dekorların , geleceğin ,bir çok şeyin çok güzel ayrıntılarla işlendiği mükemmel bir film. bazen durup düşünmeye ve "ben ne yapıyorum? sorusuna ihtiyacımız var.
bütün ayrımları ortadan kaldırıp aslında her insanın aynı şekilde ve aynı nedenle bu dünyaya geldiğini hatırlayıp hiç kimsenin nerede ve ne şekilde dünyaya geleceğini seçme şansı olmadığını düşünmeliyiz.

yani hepimiz insanız.
ve hepimiz düşünebiliyoruz,düşünebilmeliyiz. hayatı ve onun getirdiklerini.










İçinde kocaman bir hayal var ? (dı).

hep karamsarmışım gibi dursa da aslında o kadar da karamsar değilim. sadece bazen çok boş geliyor hayat.
her şeyi sorgulamak bu noktaya getiriyor. "neden" soruları kafamı kurcalarken rahat olamıyorum.
hep gülünce her şey iyi gidecek hissiyatı içerisinde deli muamelesi görmek filan.
neyse işte az deli de değilimdir hani.
"neden "sorularına gelelim. çok kafalar şişirdim bu soruyla .
merak işte ne yapalım.insanı huzursuz ediyor,sürekli düşündürüyor..
bazen sessiz bir göl kenarında şirin bir evim olsun ve ben herşeyden uzak o evde
dilediğim huzuru bulayım istiyorum.
çok da uzak bir fikir değil aslında ..
bu kadar hayalperestken hayallerimde orda olabilirim.
yine de düşünürüm , sorgularım ..
ama karamsar, karmaşa, stres olmadan ..
neden..
ben hayallerde, kitaplarda yaşayan bir çocukken, rüyadan uyandım..
çok bağlandım , çabuk kaybettim.
derinden hissettim, ana karakter oldum.
boşluğa düştüm , derinlerde kayboldum sorgularken..
cevaplar aradım.
kabullenemedim.
inanmak için savaş verdim. inandım..
hiç bir şey saf ve masum değil.
masum olduğuna inandırdım kendimi..
gerçekliğe karşı çıktım. her şey daha iyi olabilirdi her zaman.
görünmeyen bir çıkış daha olmalıydı bir yerlerde..
bulamadım.
saf gerçeklik çarptı yüzüme.dayandım.
ve şimdi kendimi sorguluyorum "neden"..
o kitaplarla nefes alan , hiç bir şeyi umursamayan hayal kahramanı nerde?

gecenin sesi

içsel korkular mı geceleri dışarı vuran.
    sessizlikte delirmenin eşiğine getiren .
sanki bir ses geldi..
  her yer neden karanlık! ışığı açmam gerek.
korku , içimde beslenen bir canavar gibi.
gittikçe büyüyor ve beni etkisi altına alıyor.
     içimdeki sesden başka kimse yok.
düşünceler beynimi paramparça etti.
  düşünmek istemiyorum artık!
sus!..
ya insanlar?
çok sevdiğin , güvendiğin,inandığın..
zaman geçtikçe..
sus artık!

tamam susuyorum şimdilik.

sesler kesildi..
saatin tik takları geliyor kulağıma sadece.
sanki beynimin içinde çınlıyor.
durmadan ilerliyor..
bir şeyler mi anlatıyor acaba.

hala düşünüyorum.
ne zaman biticek bu işkence.
saat..
tik tak.!

geçilmez etten duvar!

çanakkale geçilmez dedi..
masmavi gözlerini dikmişti ufka.
kim gelirse gelsin gözleriyle dize getirirdi.
deniz olmuştu , toprak olmuştu, zafer olmuştu.
binlerce yürekle kan olmuştu ..
binlerce cesur yürekle.
asla korkak değillerdi, gözleri zafer ışığıyla dolmuş denizin peşinden giden binlerce cesur yüreklerdi..
siper oldular , etten duvar oldular.
geçirmediler.
ve tarih şöyle yazdı kanlı harflerle "çanakkale geçilmez!"

gökten düşen elmalar

 

    eskiden masalların sonlarında gökten hep üç elma düşerdi.
mutlu sonlarla o kadar kandırılmışız ki hala şaşkınlık içinde bakıyoruz hayata..
sanki masal kitaplarından fırlamışız gibi.önce mutsuz oluruz sonra birden herşey değişir,
beyaz atlı bir prens gelir ve sonunda mutlu biten güzel bir son..
mutluluk masalın sonunda kavuşulan prense bağlanmış hep..sanki o olmadan hep karanlıkmış gibi.
ha bir de şu elma meselesi var.ah şu elma yok mu, başımızın belası.gökten başımıza düşen ve ayrıca yasak olan.
acaba elmanın kerameti nedir? yasak olmasının nedeni?..elmanın mutlu sonla ilişkisini de sorgulayabiliriz..
yasak olanın cazibesi belkide..bir şeyi yapma demenin beynimizde uyandırdığı "yapsam ne olur ki" gibi bir izlenim mi ki?
mutluluğun yasak olması da olabilir , yani elma gibi.mutlu olmak en başından yasaklanmış olmalı bu durumda.
bilinç altımızda yasak bir mutluluğa ulaşma çabası içinde koşturuyor da olabiliriz.ulaşılmaz olana,hep ulaşamadığımıza..